Hadd...

Hadd...


HADD...
 
Mevlana’ya sormuşlar:
“O kadar okursun, o kadar yazarsın, ne bilirsin?”
Mevlâna cevap vermiş:
“Haddimi bilirim”
Emin olun bu cevap üzerine hiç kimse de çıkıp:
“Ey Celaleddin-i Rumi, hani senin vizyonun?” dememiştir çünkü bundan 700 yıl önceki akıl seviyesi büyük ihtimalle bugünken daha rafine ve daha yüksekti.
Had dediğimiz şey nedir? 
Türk Dil Kurumu’na göre Arapça kökenli Hadd kelimesinin ilk anlamı ‘sınır ve uç’tur.
Aslına bakarsanız herkesin kendi tanımlaması olabilir. 
Benim kanaatimce hadd, aklın yüreğe koyduğu sınırlar ve limitlerdir. Kalbinizin, yani duygularınızın, yapmak ve başarmak istediği reel ya da sür reel tüm olaylara başlamadan ya da yol boyunca polisliğini yapan, dizginleri gevşeten ya da sıkan güçtür aslında had.
Bu güç aslında her insanda mevcuttur ama yaşamımızda bizlere bir seviye daha atlattıracak olan, onun farkına varıp onu kullanmaya niyet etmektir.
İnsanoğlu, doğası gereği hem yaşanmışlıklar hem de çevresel faktörlerden dolayı hayal kurar ve bu hayalin içerisine kendini yerleştirir. Sonra bunu gerçekleştirme yolunda çalışmaya başlar. Çalışmak, hayalleri gerçekleştirmenin yegâne faktörüdür. Bu esnada hedefe ulaşıp ulaşamayacağımızı yol boyunca aklımız ile analiz eder, çıkan sonucu kalbimize göndeririz. İşler olmayacak gibi ise yüreğimiz vücudumuza sükûtu hayal, oluyor gibi ise şevk enjekte eder. 
Bütün bunlar olurken aklımızın bize gönderdiği en önemli mesaj nerede duracağımızı, nerede hamle yapacağımız ve bu hamleleri hangi gerçekçi temeller üzerine oturtacağımızı bildirmek olur. Bu da tecrübe ile, öğrenmek ile, tevazu ve erdem ile olur. 
Bilen akıl, nerede bittiğini de bilir.
Bütün bunların ışığında GS-Real Madrid maçı bittikten sonra insan daha iyi düşünme ve olayları yorumlama fırsatı buluyor. 
 
   
 
Maçın akabinde tüm transfer politikalarını, takım mühendisliklerini, güç savaşlarını, idrar yarışlarını bir tarafa bırakıp işin özüne bakmak gerekirse bizim aslında ülke olarak haddimizi kaybettiğimizi fark ettim.
Bu satırların yazarı olarak bendeniz ve kendi nesildaşlarım, 14 yıl şampiyon olamamış bir takımı tutmaya başladığımızda bile hedef hep Avrupa idi. Türk kulüp takımları ve Milli Takımın orta sahayı geçemediği birkaç yıldan sonra ülke futbolunun tabiri caiz ise uluslararası arenada şahlanışına tanıklık ettik ve kendi adıma söyleyeyim, o zamanlar, bu hiç bitmeyecek zannettim. Şu andaki durumu izlerken kendi içimde onun muhakemesini yapmanın ve yeni durumun rezaletine alışmanın zorluğu ile mücadele halindeyim.
Kabul etmek gerekir ki, içerisinde bulunduğumuz güncel futbol ekonomisinde Batı ile Doğu arasındaki makas çok aleni bir şekilde açılmış durumdadır ve böyle giderse, batıdaki dış sermaye terk-i diyar ya da iflas etmediği sürece, daha da açılacak gibi durmaktadır. Bugün aynı grupta bulunduğunuz PSG ve Real Madrid’in ya da diğer gruplardaki City, Barça, Bayern, Juventus, Liverpool gibi kulüplerin tek bir oyuncuya verdiği paraya ancak takım kurabilen kulüplerin CL’ye kontenjan doldurmak ve büyüklere eleme turları öncesi antrenman hizmeti vermekten ibaret bir hali var gibi gözükmektedir.
Aralarda alınan iki üç sürprizin kaideyi bozmayacağını, Ajax örneği verecek olursanız da onların zaten periyodik olarak (10-15 yılda bir) bu büyüklerin içerisine, kulüp mali büyüklüğü ile olmasa da takım seviyesi ile girdiği gerçeğinin yadsınmamasını rica ediyorum. Ajax modelini örnek alma hayaliniz varsa da hemen beyin ile müdahale edip, o modelin sadece Ajax için geçerliği olduğu sınırını çiziyorum.
Ülke olarak 90’lı yıllarda çeyrek finalleri, yarı finalleri, finalleri, Avrupa ve Dünya Şampiyonalarını hedeflerken hep çalıştık, gerçekçi planlar ve yol haritaları çizdik. Tabiri caizse vizyonerdik çünkü ne olduğumuzu daha iyi biliyorduk. Neler yaparsak nereye gideceğimizi neleri eksik bırakırsak nelerden mahrum kalacağımızı daha iyi değerlendirebiliyorduk çünkü başarının değerini biliyorduk.
Maalesef, yıllar geçip başarılar biraz da kanıksanmaya başlayınca, ayaklar da yerden kesildi. Ortaya ne olduğunu anlamadığım bir laf çıktı, biz Galatasaray gibi oynarsak, biz Beşiktaş ya da Fenerbahçe gibi oynarsak, bir Türkiye gibi oynarsak yenemeyeceğimiz takım yok, demeye başladı tüm paydaşlar ama bir kişi bile öyle nasıl oynanıyor, varsa öyle bir sistem, detayları nedir diye bizleri bilgilendirmedi.
 
  
 
O günlerden bugünlere gelindi. Kuralar çekilince grupta kim olursa olsun hep takımlarımız favori gösterilip hayaller kuruldu ve maçlar bu hayaller üzerinden yorumlanmaya başladı. İşte geldiğimiz nokta ortada, haftalardır ülke olarak Avrupa’da galibiyetimiz yok. Avrupa Fatihi diyoruz ama GS son 9 maçının 8’inde gol atamamış durumda ve hala gazeteler şerefli yenilgi muhabbeti yapıyor. Aynı gazeteler kura çekildiğinde ise “aslansın, yaparsın”, “yaptın, yine yaparsın” modundan daha aşağıya ağızlarını açmıyorlardı ama...
Lafı uzatmadan ve kendimizi de değersizleştirmeden haddimizi bilme konusuna yoğunlaşmayı bir kez daha şiddetle tavsiye ediyorum. Biz ülke olarak son 35 senede hem yerel hem uluslararası arenada çok şey tecrübe ettik, çok anı biriktirdik mutlu ya da hüzünlü ama bunlara nasıl ulaştığımızı çabuk unuttuk. 
Geriye dönüp bakma ve bilgilerimizin bize ışık tutmasını sağlamanın zamanı geldi ve geçiyor, aksi halde tünelin sonu karanlık.
Herkese sıhhat, akıl, huzur ve spor dolu bir hafta diliyorum.

 



geri
Bu gönderiyi paylaş:

Kategoriye ait diğer yazılar