HAFTANIN FİLMİ : ROMA
Usta yönetmen Alfonso Cuaron Fellini tarzında bol gölgeli, tam siyah beyaz olmasa da gri tonların hakim olduğu oskarlık harika bir film daha yapmıştı. Hayatlarını adadıkları erkeklerden aynı karşılığı görmeyen başka sınıflara ait iki ayrı kadının güç ve dayanıklık konusunda gösterdiği olağanüstü mücadeleyi anlatan “Roma” adlı film yetmişli yılların politik istikrasızlığındaki Meksika topraklarında geçmekteydi. Üst sınıf bir ailede dadı olarak çalışan Cleo’nun kendi hayatında yaşadığı tüm zorlulukları yansıtmadan evin dört çocuğuna hem annelik hem de babalık yapması gerçekten takdire şayan bir profesyonellikti. Sahneler ilerledikçe ailenin ona karşı küstahlığı artacak gibi dururken, yaşanan gelişmeler tam tersi iki kadını daha da bir yakınlaştırmıştı. Özellikle deniz ve doğum sahneleri uzun sure akıllarda kalacak olan filmde Cleo her ne kadar ailenin çok önemli bir parçası da olsa yine de içten içe bir türlü kendini onlardan biri gibi hissedememekteydi. Nitekim en büyük çaresizliklerinde danıştığı hep kendi öz kız kardeşi olurken, yaşadığı tüm zorluklar karşısında bir türlü mutsuz olmaması tamamen değişime hiç direnmemiş olmasından kaynaklanmaktaydı. Değişim her daim farz olandı, yapmayan doğayla ters düşerken, asıl olan doğayla hep uyumlu kalmaktı, zaten Cleo’da bu bilinçle daha çok hayatla birlikte akmayı tercih eden bir yapıdaydı. Uyumsuz olanı ekleme sentetik bir yaklaşımken, uyumlu olanı çıkarma da aynı şekilde rahatsız ederdi.Cleo’nun en begendigim yanı sürekli maliyet odaklı yaklaşım göstermiş olmasıydı, zira aynısı doğada da hep var olandı : İki elimizden genelde biri daha güçlüyken, aynı anda ikisi birden aynı güçte asla olamazdı. NOT :8
Levent
geri
