HAFTANIN FİLMİ : SILENCE
Normalde çok azı yener diye, aza da yaşamak için nitelik lazımdır. Zaten böyle olmasaydı, “Silence” adlı filmde Japonya’ya Hristiyanlığı yaymaya giden rahiplerde o denli özenle seçilmezlerdi. Yollara düşen rahiplerden özellikle Liam Neeson’ın mükemmel oynadığı filmde kahramanımızın bağı çıkar ve kuvvetle değil daha çok gönülden kurmaya çalışması, kendisini de diğerlerinden ayıran en önemli farktı. Neeson’ın geçmişte hocalarından öğrendiği, çaba sonsuz da olsa her tohum fidye, her fidye de illa meyve olmayacaktı. Usta yönetmen Scorsese’nin gereğinden fazla uzun tuttuğu filmde, rahiplere inanan Japonların her şeyin bu dünyadan ibaret olduğuna inanıp, ellerine geçenler üzerinden dinlerini yargılamaya çalışmaları oldukça çıkarcı bir yaklaşımdı. Oysa Buda onlarda bağlılığı tam görmüş, erkekler beni anladığı için severken, kadınlarda sevdiği için anlar demişti. Film boyu rahiplerle, onları orada alıkoyan Japon din ve devlet adamlarının sürekli tartıştığı yaratana bakış açısındaki farklardı. Monist de, deist de süreci hep madde ile ilişkilendirmekte, oysa madde geçici ve üstelik zamanla çürür olandı. Algılayabildiğimiz kadar birde algılayamadıklarımız vardı. İnsana verilen yetki sınırlıyken, yaratanla bağlantı kurmaya ancak öz üzerinden imkan vardı. Kapasitelerinin algılayacağı bir şey değildi tarif etmeye çalıştıkları : O kadar ki, doğmazdı, doğurmazdı, ona denk bir eş olamaz, her şeyi toplasak, yine de o olmazdı. NOT :7
geri
