Olimpik Hafta

Olimpik Hafta


 
Citius, Fortius ve Altius kavramları sporun temelini oluşturan olimpik ruhun esansıdır. IOC (Uluslararası Olimpiyat Komitesi), bu üç esansı simgeleyen ödülleri Naim Süleymanoğlu (fortius-daha güçlü), Sergei Bubka (altius-daha yüksek) ve Carl Lewis (citius-daha hızlı)'e verirken bu isimlerin 20. yy'da modern spora yaptıkları katkı ve kazandırdığı ivmeyi baz aldı.
 
Bu ödülleri günümüze uyarladığımızda alması gerekenler ya da hak edenler konusunda mutlaka farklı görüşler olacaktır ama önemli olan kimlerin aldığından ziyade bu üç olimpik hedefin yeni sporcu adayı gençler üzerinde sebep olacağı motive edici etkidir. 
 
Hep daha hızlı olmaya çalışmak, hep bir adım yükseğe çıkabilmeyi düşlemek ya da dünyaların altına girip onu kaldırabilmek, bir gencin spor hayatına başlarken ilk mottosu olmalıdır. Bu hedefler sportif kariyerleri boyunca her dönemde kazanma hırsının önüne geçmeli ve önemli olanın bu şovun bir parçası olmak olduğunu kabullenmelidirler. 
 
Yolu Lozan'a düşen herkesin mutlaka Le Mans Gölü kıyısındaki Ouchy (Uşi) semtinde bulunan Olimpiyat Müzesi'ni ziyaret etmesi ve mümkünse çocuklarına bu müzede yaşatılan felsefeyi düstur olarak vermesi gerekir.
 
Olimpiyat Müzesi'nin yeri bizim için muhtelif anlam yüklüdür. Bir tarafta Osmanlı'nın Afrika'daki son toprağını kaybettiği ama Mustafa Kemal'i tarih sahnesine sunduğu Trablusgarp Savaşı'nı bitiren yer olan Ouchy (Uşi), diğer tarafta Mustafa Kemal Türkiyesi'nin altına imzanın atıldığı Lozan...
 
Gerçekten çok heyecan verici bir tesadüf...
 
Sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısını yani olimpik ruhu taşıyanını seven Mustafa Kemal'in ülkesinin bu göl kıyısından cihana yayılan olimpik ruhtan ne kadar nasiplendiği ise tartışılması gereken bir konudur. Bu güzel coğrafi tesadüf daha farklı kullanılabilirdi, fakat maalesef elde var sıfır; işin daha da kötüsü bunun farkında olmayan güruh toplumda sesini daha da gür çıkarmaya başlamış ve erk sıfatına erişmiştir.
 
Sadece skora endeksli hayatlar yaşamak, günü kurtarmak ve gençlere sırt dönmek maalesef bu coğrafyanın kaderi olma yolunda ilerliyor. Son günlerde spor kamuoyunda yaşananları bu çerçevede değerlendirip çok da detaya girmeden, içleri boş olmasına rağmen kendini citius, fortius ve altius sananları kendi dünyalarında bırakarak gerçekten güçlü, yüksek ve hızlılara yoğunlaşmak istiyorum. 
 
Geçtiğimiz hafta Budapeşte'de Dünya Yüzme Şampiyonası'nı takip ettik ve önümüzdeki hafta da Londra'da başlayacak olan Dünya Atletizm Şampiyonası'nı izliyor olacağız. Budapeşte'de çok yoğun ilgi vardı ve gerçekten çok güzel yarışlar oldu. Phelps ve Lochte'nin olmaması ironik olarak rekabeti artırmış diyebiliriz. Kazanırken sevinmek yerine kaybedenin elini havaya kaldırıp onu seyirciye alkışlatan şampiyonaların çıktığı ama en önemlisi herkesin orada olduğu için mutlu olup ortak amaç olan spor yapma, mücadele etme ve sonunda rakibini tebrik etme kavramlarını tüm dünyaya hissettirdiği bir turnuva idi.
 
Önümüzdeki hafta Londra'da da benzer görüntüler izleyeceğiz ama ülkemizde kaç kişi bunu izleyecek, izleyenlerin kaç tanesi bundan ders çıkaracak, asıl önemli olan budur. Yüzyılın spor efsanesi Bolt, 05 Ağustos Cmtsi akşamı TSİ 23.45'te kariyerinin son 100 metre finalini koşmak için Londra'da piste çıktığında kaç sporcumuz ya da yöneticimiz ekran başında olacak ya da kaç ebeveyn başka kanaldan bu yarışa geçip o muhteşem yarışta kendi çocuğu hayal edecek, işte bizim yol haritamızı bu detaylar belirleyecek.
 
Şunu kabul edelim ki sporcu bir ülke değiliz, uzaktan ahkam kesmeyi tercih ediyoruz ve bu da değerleri kolay harcamamıza neden oluyor çünkü sahada yapılanı çok kolay zannediyoruz. Bu tip organizasyonların izlenmesini artırmazsak, orada yaşanan epik hikayeleri, göz yaşlarını, mücadeleyi halka ve yönetenlere yayamazsak ülke olarak hep sonuca endeksli yaşar, kötü sporculara ve takımlara mahkum kalırız. Ülke olarak bu organizasyonlara ev sahipliği yapmak bu entegrasyonun ilk adımı olacaktır aksi halde zaten şehrine olimpiyat da vermezler. IOC senin seyir ve organizasyon kültürünü bu tip etkinliklerde sınamadan en büyük organizasyonu Türkiye'ye veremez ve vermemelidir de zaten. 
 
Ülke olarak bize düşen her olimpiyat adaylığı öncesi ve sonrası hamasi nutukları bırakıp gerçekleri görmektir. Organizasyon düzenleme, katılım ve izleme kültürünü yaymak ve sporun olimpik ruhunun kapsama alanını genişletmek gerekecektir. Ancak bu şekilde daha hızlıyı, daha güçlüyü ve daha yükseği hedefleyebiliriz.
 
Herkese sıhhat, akıl, huzur ve spor dolu bir hafta diliyorum 
 


geri
Bu gönderiyi paylaş:

Kategoriye ait diğer yazılar