Sağol, Sağol, Sağol !!!
Kopenhag’daki otel odasının camından karşı kıyıdaki Malmö’ye bakarken, telefonun ekranında beliren “Türk Futbolu’nun Acı Kaybı” ibaresini görünce, aklıma hiç böyle olacağı gelmemişti. Gerçi son zamanlarda sürekli yoğun bakıma giriyordu ama insan, sanırım, konduramıyordu, tüm sevdiklerine olduğu gibi…
Malmö’ye bakarken haberi almak, içinde birçok drama, özveri, fedakârlık, centilmenlik, tevazu, zafer, gurur ve şeref barındıran hikâyelerin nihayete ermesi idi aslında. Bundan 23-24 sene önce Malmö’den 3-2 gibi o dönem için çok “şerefli” bir mağlubiyetle dönen Beşiktaş’ın, İnönü’deki ikinci maçın ilk yarısını 2-0 önde kapatıp, 2-2 ile turu vermesi benim aklımdan hiç çıkmayacak negatif bir futbol anısıdır.
O dönemde Beşiktaş’ın üzerine çöken Avrupa talihsizliği, bizleri anlam veremediğimiz karmaşalara ve sükut-u hayallere itmekle kalmayıp; Türkiye’de önüne geleni deviren bu takımın Avrupa sahnesinde yaşadağı trajedilerin sebep olduğu kompleksleri de işin tuzu biberi haline getiriyordu.
Süleyman Seba’nın 1984 yılından itibaren kurduğu yapının sahadaki meyveleri henüz Avrupa için tam olgunlaşmamştı ama Türkiye’de lokomotif gibi önüne geleni eziyordu. Kişisell kanaatim, Beşiktaş’ın o dönemi, Türk futbolu için Tanzimat Dönemi gibidir. Pek farkında olunmasa da, yerel bir Alex Ferguson konseptinin oturtulmaya çalışıldığı yıllardır. Önce tesisleşme, finansal yapılanma, öz kaynak sisteminden yukarı akışın sağlanması, bu mentaliteye uygun hocaların istihdamı ve peşinden gelen önce yerel sonra nisbi de olsa uluslar arası başarıları Seba dönemi BJK’si için anlatabiliriz.
O gün 2-0’dan tur verilen, geçmişine bakarak korktuğumuz, Malmö, bugün İsveç’in küçük bir takımı olup, yarın Salzburg ile CL ön elemesi oynayacak ve çok umutsuzlar, en zor ekibin kendilerine çıktığından şikâyet ediyorlar. Bugün aynı takım Beşiktaş’a çıksa, grup kuralarına uçak bileti alırdı Türk medyası ve kulüp çalışanları. Ve yine bugün Beşiktaş, CL grupları için İngiliz devi Arsenal ile oynuyor ve kimse umutsuz değil. Takımların 20 yılda geldiği durum ortada….
Bu yapılanmanın Türk futboluna olan katkısına da değinmeden geçemeyeceğim. O dönem ki yenilmez Beşiktaş makinesi ile baş etmek için kurulan Galatasaray’ın, UEFA şampiyonluğunu getiren kadronun nüvesini oluşturduğu da bir gerçektir. Rekabetten başarı doğar tezini kanıtlayan, başarılı insanları paçasından çekmek yerine, onları yakalamaya çalışmamız gerektiğini gösteren bir kanıttır.
Beklentim, bu örneğin, günümüz kısır çekişmelerine, paçadan adam indirmelerine ve haset etme gibi ahlaki deviasyonlara örnek olmasıdır.
Seba’nın vefatı ile mohikanların en sonuncusu da terk-i diyar etti. Cuma günü Dolmabahçe’de adamlığın, centilmenliğin ve bir dönemi kapanışının cenazesi kalktı aslında.
Umarım geç kalınmış karar alınır ve stadın ismi Süleyman Seba olur. Hayattayken taçlandıramadığımız insanları, yine vefatlarından sonra anarak durumu kurtardığımız sanarız ve mutlu mesut yaşamaya devam ederiz. Ne de olsa bu bir Türkiye klasiği!!!
Bir Türk medyası klasiği ile sözlerimi bitirmek istiyorum, Türk sporu için 3 kez, SAĞOL, SAĞOL, SAĞOL….
Herkese sıhhat, akıl ve spor dolu bir hafta diliyorum…
Haftanın Sözü:
“Futbolcularım hep dünyanın en iyi takımlarına gidiyor. Hâlbuki biraz bekleseler dünyanın en iyisi biz olacağız.”-Jurgen Kloppf (B.Dortmund teknik direktörü)
geri
